Duygusal Zeka

Posted by Women in Engineering on Wed Jan 13 2021

DUYGUSAL ZEK 

“Kafan karışmış olabilir, ama duyguların sana asla yalan söyleyemez.”  

Roger Ebert’ a ait bu söz bizlere duyguların net bir şekilde, olduğu gibi dışa  vurulduğunu anlatıyor. Peki bizler bu asla yalan söylemeyen duygularımızın  kontrolünü elimize alabilir miyiz? Bu yazımızda duygularımızı ve  duygularımızın kullanımını yöneten Duygusal Zekâ yetkinliğini inceleyeceğiz. 

Duygu Nedir? 

Duygu bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik haller  ve bir dizi hareket eğilimidir. Karışımları, çeşitlemeleri, mutasyonları ve  nüanslarıyla yüzlerce duygudan söz edebiliriz. 

Temel Duygu Kümeleri 

(https://bakerartist.org/sites/default/files/migration/dsc_0081.jpg) 

Bazı kuramcılar temel duygu kümeleri olduğunu öne sürer. Bu kümelerin  başlıca adayları ve bazı üyeleri şöyle: 

Öfke: hiddet, hakaret, gazap, kızma, sinirlenme, hınç, düşmanlık vb. Üzüntü: acı, keder, neşesizlik, kasvet, melankoli, umutsuzluk vb. Korku: kaygı, tasa, hayret, şüphe, ürkme, dehşet, panik vb.

Sevgi: kabul görme, dostluk, güven, iyilik, sadakat vb. 

Duygular Neye Yarar? 

(https://hips.hearstapps.com/digitalspyuk.cdnds.net/16/23/1465483751-peaky blinders-series-3-episode-6-1.jpeg

Duygularımız Yol Göstericidir 

Sosyobiyologlar’a göre duygularımız tehlike, acı bir kayıp, zorluklara karşın bir  hedefe doğru ilerleme, eşine bağlanma ve bir aile kurma gibi yalnızca akla  bırakılmayacak durum ve görevlerde yol göstericidir. 

Her Duygunun Özgün Bir Yolu Vardır 

Beden ve beynin yeni yöntemlerle incelenmesiyle birlikte araştırmacılar, her  duygunun bedeni birbirinden farklı tepkilere hazırlamasına ilişkin sayısı gitgide  artan fizyolojik ayrıntılar keşfetmekteler: 

-Öfke hissedildiğinde, kan akışı bir silahı tutmayı ya da düşmana vurmayı  kolaylaştırıcı şekilde ellere yönelir. 

-Korku hissedildiğinde ise, kan kaçmayı kolaylaştırmak için bacaklardaki gibi  büyük iskelet kaslarına yönelir ve sanki yüzeydeki kan çekilir, bu da kanın  donduğu hissini verir. Bu arada saklanmanın daha iyi bir alternatif olup  olmadığının anlaşılması için beden bir anlık donar. Genelde cinayet haber 

başlıklarında yazılan “görenlerin kanı dondu!” ifadesi de korkunun yarattığı bu  fizyolojik etkiden dolayı kullanılan bir deyiş olduğu düşünülür. 

-Sevgi, sevecen duygular ve cinsel tatmin, “Gevşeme tepkisi” denilen  parasempatik modelin uyarılmasını sağlar. Bu tepki bedenin her yerine yayılarak  genel bir huzur ve tatmin hali yaratır. Ek olarak, bu tepki korku ve öfkede  görülen “Savaş ya da kaç!” durumunun fizyolojik karşıtıdır. 

Duygusal Korsanlık Nedir? 

(https://seyler.ekstat.com/img/max/800/C/CQ4nY8DwgrFbmf5S 637151984697013457.jpg) 

Anlık kontrol kayıpları ile yaşadığımız olaylar hayatımızın farklı dönemlerinde  farklı derecelerde karşımıza çıkmaktadır. Nörolojide bu tarz duygusal patlamalar  sinirlerin korsan fonksiyonu olarak değerlendirilir. Bulgulara göre, o anlarda  limbik beyindeki bir merkez acil durum mesajı verip beynin geri kalan  kısımlarını da o duruma odaklar. Korsanlık biranda oluşan bir durumdur ve  düşünen beyin, yapılanın doğru bir hareket olup olmadığı bir yana, daha ne olup  bittiğini kestiremeden bir dizi tepkiler başlar. Bu korsanlık anlarının en önemli  özelliği, kişinin o olayı atlattıktan sonra kendisinin de neye uğradığını  bilememesidir. Suç işlerken yakalanma korkusu ile yapılan cinayetler ve  yaralamalar, bir anlık bir kontrol kaybıyla ortaya çıkan öfke ve korku  nöbetleriyle şiddeti artan duygusal korsanlığın sonucudur. 

Tasalanma Yararlı Mıdır?

Pennsylvania State Üniversitesi’nden psikolog Lizabeth Roemer ve Thomas  Berkovec’ in kaygının temeli olan tasalanma hakkındaki araştırmaları, bu  konuyu nörotiğin sanatı olmaktan bilim düzeyine yükseltmiştir. 

Tasalanma işe yaradığı sürece bir aksaklık yoktur. Tasalanmanın temelinde  yatan, evrim sürecinde hayati önem taşıyan potansiyel tehlikelere karşı tetikte  olmaktır. 

Korku duygusal beyni uyardığı zaman, bunun sonucunda ortaya çıkan kaygının  bir kısmı dikkati yakındaki tehlikeye odaklar ve başka şeyleri o an için bir  kenara bıraktırarak zihni, tamamen bununla meşgul eder. Bir anlamda  tasalanma, olası aksaklıkların ve bunlara karşı alınacak önlemlerin bir  provasıdır; tasalanmanın işlevi, hayatın tehlikelerine karşı olumlu çözümü  önceden üretmektir. 

Eğer tasalanma bir kısır döngüye dönüşür ve herhangi bir olumlu çözüme  yaklaşmayan kronik bir hal alırsa bu durum düşük düzeydeki bir duygusal  korsanlıkla benzerlik gösterir. 

Tasaların belli bir kaynağı olmaz, kontrol edilemezler, sürekli bir kaygı duygusu  yaratır, mantıkla bağdaşmaz ve kişi tasalanmaya tek ve katı bir bakış açısından  bakar. 

Tasalar genelde zihnin gözünde değil, kulağında, yani görüntüler yerine  sözcüklerle ifade bulur. Bu gerçek, tasalanmayı kontrol etme bakımından  önemlidir. Berkovec ve meslektaşları, tasalanma üzerine çalışmaya,  uykusuzluğa bir tedavi yöntemi aradıkları sırada başladılar. Araştırmacıların  gözlemlerine göre; kaygı iki biçimde kendisini ortaya koyar: 

Bilişsel olarak, yani tasalı düşüncelerle, ya da somatik olarak, yani terleme, kalp  çarpıntısı, kas gerginliği gibi kaygının fizyolojik semptomlarıyla. Berkovec’e 

göre sorunu çekenlerin asıl sorunu bedensel uyanıklık değildi. Onları uyanık  tutan şey, araya giren düşüncelerdi. Bu kişiler kronik tasaya sahipti ve uykuya  dalmalarına yardımcı olan tek şey, zihinlerini tasalardan arındırmaları ve bir  gevşeme yönteminin yarattığı duyumlara odaklanmalarıydı. Kısacası, tasaların  ancak dikkati başka noktalara çevirerek durdurulabildiği görüldü. 

Berkovec aynı zamanda tasalanmanın beklenmedik bir yararını daha keşfetti.  İnsanlar tasalı düşüncelere gömülüyken, tasanın ağırlığı kaygının özel fizyolojik  durumlarını (nabzın hızlanması, terleme vb.) fark etmiyor ve tasalanmanın  sürmesi kaygıyı kısmen bastırıyordu. 

Berkovec’e göre, imgeler düşüncelere nazaran daha çok fizyolojik kaygı  uyandırdığından, düşüncelere gömülmek felaket imgelerini uzaklaştırarak  kaygılanmayı bir miktar azaltıyordu. 

Tasalanma kendi yarattığı kaygının kısmen ilacı olarak, aynı ölçüde pekiştirilmiş  oluyordu. Ancak bu durum kronik tasalar için aynı sonucu göstermiyordu.  Özetle kronik tasalanma bazı durumlarda işe yarasa da, getireceği sonuçlar  açısından bazı durumlarda işe yaramaz: Kaygıyı biraz azaltır, ama hiçbir zaman  sorunu çözmez. 

TASALANMALARLA NASIL BAŞA ÇIKABİLİRİZ? 

Berkovec tasalı kişilerin bu alışkanlığı denetim altına almasını sağlayacak bazı  basit adımlar keşfetmiştir. 

İlk adım öz bilinçtir. Tasalandıran düşüncelerin tasa-kaygı döngüsünü başlatır  başlatmaz ya da hemen sonra tespiti önemlidir. Kişiler kaygının işaretlerini  izlemeyi, tasa uyandıran durumları, düşünceleri, imgeleri ve buna bağlı bedende  oluşan fizyolojik kaygı durumlarını tanımayı öğrenmelidir. Ardından  tasalandıran bu düşüncelere meydan okumalı, kendi varsayımlarına eleştirel bir  biçimde yaklaşmalı ve kendine “Bu düşüncelerimin bana gerçekten yararı var  mı?” gibi sorular sormalıdır. Berkovec’e göre bu yöntemle alt düzey kaygının  temelindeki sinirsel uyarılma frenlenebilir. Bu tür düşüncelerin etkin biçimde  üretilmesi, tasanın limbik güdüsünü kısıtlayabilecek devreyi harekete geçirebilir;  aynı zamanda etkin bir gevşeme hali yaratarak, duygusal beynin bedenin her  yerine göndermekte olduğu kaygı işaretleri dengelenebilir. 

MELANKOLİYLE BAŞ EDEBİLME

(https://www.tasteofcinema.com/wp-content/uploads/2014/01/The-Hours.jpg) 

Diana Tice, insanların kederden kurtulamaya çalıştıkları sırada, çok daha  yaratıcı olduklarını bulgulamıştır. Her türlü ruh hali gibi melankolinin de  yararları vardır. Örneğin, bir kaybın verdiği üzüntüyü dikkate alalım. Eğlenceye  ve zevk alınacak şeylere ilgimizi keser, dikkati kaybedilen şeye odaklar. Özetle,  bu durum kişiyi hayatın meşgalelerinden uzaklaştırıp derin düşüncelere yöneltir. 

Bu mahrumiyet yararlıdır; depresyona gömülmek ise değildir. Derin depresyonlarda hayat felç olur; yeni bir başlangıç yapılamaz. 

Günümüzde yaygın olarak kişinin az hareketli ve normalden daha heyecansız bir  hayat tarzını sürdürdüğü depresyondan kaynaklanan bir duygu-durum  bozukluğu anlamına gelen melankoli aslında insanların iç kaynakları varsa,  kendi kendilerine baş edebilecekleri bir durumdur fakat en sık başvurulan  yöntemler geri tepebilmekte, ve insanları öncesinden daha kötü bir durumda  bırakabilmektedir. 

Bunlardan biri, yalnız kalmaktır; morali bozuk olanlara genellikle çekici gelen  bu strateji, genellikle üzüntüye bir de yalnızlık hissi katmaktan başka bir işe  yaramaz. 

Diana Tice, bu duruma karşı sosyalleşmeyi önerir. Bu taktik kişi üzüntüyü  kafasından çıkarabiliyorsa işe yarar. Ama kişi sosyalleşme anını kendisini bu  hale sokanın ne olduğunu düşünerek geçiriyorsa, söz konusu yöntem ruh halini  uzatmaktan başka bir işe yaramaz. 

Depresyondaki kişiler bazen derin düşüncelerini “kendilerini daha iyi anlamaya  çalıştıklarını” söyleyerek haklı çıkarmaya çalışırlar; oysa aslında sadece üzüntü  hislerini beslemiş olurlar.

Edilgen bir biçimde üzüntüye boğulmak durumu sadece daha da kötüleştirir.  Derin düşünceler ayrıca daha da bunaltıcı koşullar yaratarak depresyonu  kuvvetlendirebilir. 

(https://cdn.shortpixel.ai/client/q_glossy,ret_img,w_800,h_533/https://www.bou ndless.org/wp-content/uploads/2012/03/iStock-480263484-1-1024x682.jpg) 

Nolen Hoeksman’a göre kadınlar depresyondayken derin düşüncelere dalmaya  erkeklerden daha yatkındır. Ona göre bu, kadınlarda depresyon teşhisinin  erkeklere oranla iki kat daha fazla olmasını kısmen açıklamaktadır. Tabii, işin  içinde kadınların sıkıntılarını daha kolay dile getirebilmeleri veya hayatlarında  depresyona yol açacak daha fazla şey olması gibi, başka etmenlerde bulunuyor.  Erkekler ise depresyonlarını alkolde boğmayı tercih ediyor olabilir; alkolik  erkeklerin oranı kadınların iki katı kadardır. 

Bazı çalışmalar, bu düşünce modellerini değiştirmeyi hedefleyen bilişsel  terapinin, hafif klinik depresyon tedavisinde ilaç tedavisine eşit hatta daha üstün  olduğunu göstermektedir. Bu mücadelede özellikle etkili olan iki strateji vardır.  Biri, tasaların merkezindeki düşüncelere meydan okumayı -geçerliliklerini  sorgulamayı ve daha olumlu alternatiflerini düşünmeyi- öğrenmektir. Diğeri ise,  zihnin odağını değiştirecek hoş faaliyetleri bilinçli olarak bilinçli olarak  uygulamaktır.  

Diana Tica’ a göre aerobik egzersizi hafif depresyonla baş etmekte etkin  yöntemlerden biridir. Ancak işin püf noktası, aerobiğin moral yükseltici  etkisinin tembel, genellikle pek idman yapmayan kişilerde görülmesidir.  Devamlı egzersiz yapanların ruh hali üzerinde ise ters bir etkisi olur.

Başka bir yöntem ise ufak bir zafer ya da kolay bir başarı yaratmaktır: Evde  uzun zamandır ertelenmiş bir işe girişmek ya da halledilmesi gereken bir işi  üstlenmek gibi. 

Depresyonun en güçlü -ve terapi dışında pek az kullanılan panzehiri ise, hayatı  farklı görmek ya da yeni bir bilişsel çerçeve yaratmaktır. Bir ilişkinin bitişiyle  kederlenmek ve “demek ki ben artık hep yalnız kalacağım” gibi düşüncelerle  kendine acımak doğal olsa da, yılgınlık duygusunun artacağı kesindir. Bir an  bunun dışına çıkarak ilişkinin o kadar da harika olmayan taraflarını ve ikinizin  uyuşmayan yanlarını düşünmek -yani kaybınızı farklı, daha olumlu bir açıdan  görmek- üzüntünün ilacıdır. 

EMPATİ İLE ETİK ARASINDAKİ BAĞ 

(https://kemalsayar.com/website/assets/images/my1/images/Kemal-Sayar-Urun Resim_4795-600X450.jpg) 

Empati araştırmacısı Martin Hoffman’a göre, ahlakın kökleri empatide bulunur,  çünkü acı çeken, tehlikede olan veya bir mahrumiyet içinde bulunan potansiyel  kurbanlara empati göstererek sıkıntılarını paylaşmak, insanları onlara yardımcı  olmaya sevk eden şeydir. 

Hoffman, empatik duygu kapasitesinin yani, kendini diğerinin yerine  koyabilmenin, kişileri bazı ahlaki değerleri izlemeye yönelttiği görüşündedir. 

EMPATİNİN GÜCÜNE DAİR ÜNLÜ BİR OLAY

(https://pyxis.nymag.com/v1/imgs/4d7/53b/4c181b85dd5a4aedaf4ed94bbe8536 0da4-15-nancy-kerrigan-tonya-harding.rsquare.w700.jpg) 

Eric Eckardt, kötü bir suça alet olmuştu: Patenci Tonya Harding’in korumalığını  yaparken, 1994 kış olimpiyatlarında kadınlar arası artistik buz pateninde  Tonya’nın ezeli rakibi olan Nancy Kerrigan’ı (fotoğrafta Tonya’nın arkasında  yer alıyor) sakatlamaları için birkaç serseri kiralamıştı. Saldırı sırasında dizinden  yaralanan Kerrigan, hayati önem taşıyan antrenman ayları süresince bir kenara  çekilmek zorunda kaldı. Ancak Eckardt, TV’de hıçkırıklara boğulmuş  Kerrigan’ın görüntüsü karşısında öyle bir pişmanlık hissetti ki, bu sırrı  açıklayacak bir arkadaş arayarak saldırganların tutuklanması sürecini başlatmış  oldu. İşte empatinin gücü. 

DUYGUSAL ZEK NEDİR? 

Duygusal zekâ, hem kişinin kendi duygularının farkında olması, duygularını  ifade ve kontrol edebilme hem de kişilerarası ilişkileri ustaca ve empatik bir  şekilde ele alma kapasitesidir diyebiliriz. Başka bir deyişle, kendi ve diğer  insanların duygularının farkında olma, neye neden tepki gösterdiğini ve  gösterdiklerini anlama yeteneğidir. 

Daniel Goleman'a göre duygusal zekâ beş boyutta incelenebilir. 

Kişisel Farkındalık - Bir insanın sağlıklı bir kişisel farkındalık anlayışı varsa,  kendi güçlü ve zayıf yönlerinin yanı sıra davranışlarının diğerlerini nasıl  etkilediğini de anlar. Kendini bilen bir kişi genellikle geribildirime açık  davranabilir ve yapıcı eleştiriyi kabul edebilir.

Duyguları Yönetmek - Bu, insanların duygusal dürtülerini harekete geçirmeden  önce düşünebilmelerini ve kendilerini dengeli bir şekilde ifade edebilmelerini  sağlayan önemli bir özelliktir. Bu alanda başarısız olan birinin, duygusal  patlamalar yaşaması daha olasıdır. Yüksek duygusal zekâ değerine sahip bir kişi,  ortaya çıkan duyguyu bastırmak yerine kontrol ederek akıllıca ve mantıklı bir  şekilde hareket ederek kararlar alabilir. 

Motivasyon – Duygusal zekâsı yüksek olan insanlar, kendi kendilerine motive  olurlar ve çok az dışsal motivasyona ihtiyaç duyarlar. Kriz anında, problemi  çözmek için kendilerini motive edebilirler; başarısız olduklarında engellere  rağmen hedeflerine ulaşmak için olumlu bakış açılarını koruyarak değişik yollar  deneyebilirler. 

Empati - Bu, başka bir insanın nasıl hissettiğini ve yaşadığını -özellikle de bu  bakış açısı kendisinden çok farklı olduğunda- anlama yeteneğidir. Empatik bakış  açısına sahip bir insan, diğer insanların duygularını, ihtiyaçlarını, kaygılarını,  farklı motivasyon kaynaklarını anlayabilir, kabul edebilir ve onlarla duygusal  düzeyde iletişim kurabilir. 

Sosyal Beceriler – İlişkileri etkili bir şekilde yönetebilme becerisi olarak  tanımlanabilir. Duygusal olarak zeki insanlar, çevrelerindeki insanlarla hızlı bir  şekilde ilişki kurabilir, onların tepkilerini, hislerini akıllıca okuyabilir ve  genellikle diğer insanlara saygı duyarak güç mücadelesine girmekten kaçınırlar.  Kendi duygu ve düşüncelerinin farkında olan ve aynı zamanda diğerlerinin  duygularını da anlayabilen insanların, ilişkilerinde de başarılı ve etkili olmaları  daha yüksek ihtimaldir.

DUYGUSAL ZEKÂ IQ’ DAN DAHA MI ÖNEMLİDİR? 

(https://miro.medium.com/max/840/1*peVT6N4C8hy6SXE2aYNTdQ.jpeg) 

Aslında bu bir yanlış yorumlamadır. Duygusal zekâ, aklın başarıyla nispeten  ilgisiz olduğu; örneğin duygusal özdenetim ve empati gibi bilişsel yeteneklerin  daha fazla göze çarptığı “soyut” alanlarda IQ‘ nun önüne geçmektedir. 

Bu sınırları çizilmiş alanların hayatımızda daha büyük önem taşıdığı bir  gerçektir. Bunların arasında hemen akla gelenlerden biri sağlıktır; rahatsız edici  duygular ve zehirli ilişkilerin, hastalığa yol açan risk faktörleri olduğu  belirlenmiştir. Duygusal yaşamlarını daha sakin ve öz bilinçli şekilde idare  edebilenlerin, kesin ve ölçülebilir bir sağlık avantajına sahip görüldüğü pek çok  araştırma tarafından doğrulanmıştır. 

Bir diğer alan ise, çok akıllı insanların çok aptalca şeyler yapabildiği romantik  aşk ve kişisel ilişkilerdir. 

Üçüncü alan ise, en üst düzeyde rekabetin olduğu dünya çapında  karşılaşmalardır. 

Amerikan olimpiyat takımlarına koçluk yapan bir spor psikoloğuna göre,  sporcuların hepsi zaten benzer şekilde yüzlerce saat antrenman yaptıkları için  başarı sporcunun zihinsel becerisine bağlıdır.


İŞ YAŞAMINDA DUYGUSAL ZEK 

(https://www.theladders.com/wp 

content/uploads/emotional_intelligence_190411-800x450.jpg) 

İş yaşamında liderlik ve meslekler hakkındaki araştırmaların açıkladıkları ise  biraz karmaşıktır. IQ puanları, belirli bir konunun karşımıza çıkardığı bilişsel  zorlukların üstesinden gelip gelemeyeceğimizin kestirimini gayet iyi verir.  Yüzlerce, belki binlerce inceleme, bir kişinin hangi kariyer sorunlarıyla baş  edebileceğinin belirlenmesini IQ’nun verdiğini göstermiştir.  

Ancak sıra entelektüel açıdan zorlayıcı bir meslek içerisindeki havuzdan kimin  en güçlü lider olacağını belirlemeye geldiğinde, IQ yetersiz kalmaktadır. Bunun  nedeni kısmen “taban etkisi” dir: Belirli bir mesleğin üst kademelerinde ya da  büyük bir kuruluşun üst düzeylerinde yer alan herkes, zaten zekâ ve uzmanlık  kalburlarından geçirilmiştir. O görkemli düzeylerde yüksek IQ sadece, kişinin  oyuna girip yerini koruyabilmek için ihtiyaç duyduğu, “eşik niteliğinde” bir  yetenektir. 

Bu durum 2002’de yayımlanan, Richard Boyatzis, Annie McKee ve Daniel Goleman’ın birlikte kaleme aldığı “Yeni Liderler” isimli kitapta detaylı bir şekilde ele  alınmıştır. 

Kitapta, çok yüksek düzeylerde, liderliğin yeterlik modelleri, duygusal zekâya  dayalı yetilerin %80 ile %100 arası bir oranından oluşur. Küresel bir yönetici  arama firmasının başındaki bir kişinin de belirttiği gibi, “CEO’lar zekalarına ve iş konusundaki uzmanlıklarına bakılarak işe alınmakta ve duygusal zekâ yoksunluğu nedeniyle işten katılmaktadırlar.

Yazı boyunca duyguları tanımayı, zararlılarıyla başa çıkmayı, duygusal zekâ  tanımayı yani özetle bir farkındalık oluşturmayı hedefledim. Aynı Daniel  Goleman’ın da dediği gibi:  

 “Aslında biz iki zihne sahibiz; birisi düşünüyor, diğeri ise hissediyor.” 

Utku Yazıcı 


Powered by Froala Editor